ProMasTérS         
IndeX
Duyurular
Astronomi
Projeler
Ogrenciler
Sinavlar
Yazilimlar
Arsiv
Ders Notlari
Linkler
Fotogaleri
Promasters
Bize Katilin
Alim-Satim
Download
Siirler
NBA Online
Sms
Email
Eglence
ProMasTérS

GİRİŞ

Göktürk hükümdarı Bilge Kağan, ağabeyi Kül Tigin için büyük bir abide diktirmiş ve yüzyıllar ötesinden gelen bir sesle Türk Milletine şöyle seslenmişti: Üze tengri basmasar, asra yir telinmeser, Türk budun, ilingin törüngin kim artatı udaçı erti? Üstte gök yıkılmasa, altta yer delinmese, Türk Milleti, ilini töreni kim bozabilir? 930 yıl önce Mahmud adlı bir başka Türk, Kâşgar'dan çıkarak Türk illerini dolaşmış, Kırgız'dan, Kıpçak'tan, Oğuz'dan topladığı kelimeleri defterine yaza yaza Bağdat'a gelmişti. Alparslan, 1071'de Malazgirt'te askerî bir zafer kazanırken aynı tarihte Mahmud da Dicle kıyısında yazdığı Divanü Lûgati't-Türk ile Türkçenin zaferini ilân etmişti. Mahmud, eserine şu sözlerle başlıyordu: Tanrı, devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş ve gökleri onların ülkesi etrafında döndürmüştür. Onlara Türk adını vermiş ve onları yeryüzüne hâkim kılmıştır.

1277 yılında, Türkçe, Anadolu'da sönerken Karamanoğlu Mehmed Bey: Bugünden sonra divânda, dergâhta, bârigâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dille konuşulmayacaktır diyerek Türkçenin ebediyete dek yaşayacağını haykırmıştır. XVnci yüzyılda II. Murad, açık Türkçe ile eserler yazılmasını emretmiştir. Aynı yüzyılın ikinci yarısında Türkistan'da Herat şehrinde yine bir başka Türkçe kahramanı daha vardır: Ali Şîr Nevâî. Nevâî, Türkçeden başka dille yazan ozanlara savaş açarak Türkçeyi savunur ve şöyle der: Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü. Bu âlemin bahçelerine daldım; gülleri güneşler gibiydi. Her yanında göz görmedik, el ayak değmedik neler neler vardı. Amma, bu tılsımın yılanları pek korkunç, bu güllerin dikenleri pek yamandı. Bunları görünce düşündüm ve dedim ki: Demek bizim Türk şairleri bu korkulu şeylerden çekindikleri için Türkçeyi bırakmışlar. Ben, bu âlemden vazgeçemedim, korkmadım, yılmadım, güçlükleri yendim, güçlüklerle savaştım. Türkçenin engin sahalarında ilhamımın şahlanan atını koşturdum. Sonsuz fezalarda hayalimin hırçın kuşunu havalandırdım. Zevkim bu hazineden paha biçilmez, güç yetmez birçok inciler, pırlantalar aldı. Gönlüm bu bahçenin gizliliklerinde güzel kokularıyla cana can katan göz görmedik çiçekler topladı.
Türk adını devlet adı yapan Bilge Kağan'ın atalarıdır. Aynı sözü devletimize ad olarak veren Mustafa Kemal Atatürk: Zamanımızda yaşamak isteyen milletler, tarihlerine ve tarihlerini her şeyde yaşatan dillerine sağlam sarılırlar diyerek yüzyıllara sığmayan Türkçenin önemini bize bir kez daha hatırlatmıştır. Binlerce yıllık geçmişiyle tarihin derinliklerinden bize ışık tutan Türkçeyi sevmek, onu doğru ve bilinçli olarak kullanmakla olur. Türkçe konusu açıldığında yine mi o konu diyenler, vatan söz konusu olduğunda yine mi o konu diyenlerden farklı değillerdir. Biz Türkçenin ezelî âşığıyız. Onu değişik zamanlarda, değişik şekillerde gördük ve sevdik. Kâh güzel mısralardan dökülen bir nehir oldu, kâh bizi maceradan maceraya sürükleyen bir roman denizi. Kâh evde ocak başında yemek pişiren bir anaydı; kâh gecenin karanlığında nara atan bir külhanbeyi. Asırlardır yüreklerde sakladık biz onu. Bağrımızda kor bir ateşti kimi zaman. Gözlerimizde parıldayan bir güneşti o. Gecemizi aydınlatan bir aydı bazen. Biz onu sevdik. Sevmeye de devam edeceğiz.

 

 

 

GÜZEL TÜRKÇEMİZ

Yazı yazmak, fikir, duygu ve istekleri mantıklı ve disiplinli bir şekilde anlatmaya çalışmaktır. Hayatı kelimelerle ortaya çıkarmaktır. Her insan, güzel yazabilmenin gerek özel hayatında, gerekse toplum hayatında önemine, gerekliliğine inanmak ve bu yolda kendini yetiştirmek zorundadır. Güzel yazı nedir?
Güzel yazının üç safhası vardır: Doğru yazı, iyi yazı, güzel yazı.
Doğru yazı, kişinin anlatmak istediğini dil kurallarına uygun olarak karşı tarafa aktarabildiği yazıdır. Bu yazının özelliği dilin kurallarının tam olarak uygulanabilmiş olmasıdır. Bu yazıda, sözcükler, doğru seçilmiş, cümlenin öğeleri yerlerine doğru olarak yerleştirilmiştir.
İyi yazı, doğru yazının güzel yazıya giden ilk basamağıdır. İyi yazıda, yazan kişi söylemek istediğini tam olarak kavramış, düşündüklerini zihninde geliştirmiştir. Bu yazıda, uzun cümleler yoktur. Anlatışta kapalılık söz konusu değildir. Fikirler birbirine uygundur ve belirli bir sıra takip ederler. Yazıyı okuyanlar 'konu, ancak bu kadar açık anlatılabilir' derler.
Güzel yazı, edebiyat ustalarının yarattıkları sanat eserleridir. Bu yazılar, doğru ve iyi olduktan başka orijinal ifadeler, kendine özgü değerlendirmelerle süslüdür. Üslûp, daha çok anlatımda orijinalliğe dayanır.
Güzel yazı yazmak herkesten beklenemez. Ancak doğru ve iyi yazmak herkesten beklenmelidir. Çağdaş insan, ana dilini iyi bilmeli, doğru ve iyi yazmalıdır. Doğru ve iyi yazmamak için, kabul edilebilecek bir 'mazeret' bulmak imkânsızdır.
Bizim bu çalışmadaki amacımız, Türkçe konuşan herkesi iyi ve doğru yazmaya teşvik etmektir. Bunu yaparken önce yanlışların ne olduğunu bilmek konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Bu düşünceden hareketle çalışmada 'Türkçenin Kullanımında Yapılan Yaygın Hatalar'ı ilk bölüm olarak düzenledik. İkinci bölümde iyi ve doğru yazmanın kurallarını anlattık. Üçüncü bölümde ise çokça yaptığımız imlâ yanlışlarını tekrarlamamamız için belli başlı imlâ kurallarını sıraladık. Çalışmanın son bölümünde ise yaygın olarak yanlış yazılan sözcüklerin doğru-yanlış listesini verdik. Bu bölümde, sözcüğün doğru yazılmış şeklinin yanına kökenini ve anlamını vererek neden öyle yazıldığı sorusunu da cevaplamış olduk.

öküş sözde artug asıg körmedim

yana sözlemişte asıg tulmadım

(Çok sözde fazla fayda görmedim;

ancak söylemek de faydasız değildir)

Yusuf Has Hâcib-Kutadgu Bilig

 

1. TÜRKÇENİN KULLANIMINDA YAPILAN YAYGIN HATALAR

1.1. Özne yanlışları

Özne yanlışları, cümlede özne bulunmaması ya da özne olmayacak bir sözcüğün özne gibi kullanılması durumlarında görülür.

Cephanelik nöbetçisinin silâhı elinden alındı ve soyuldu.

Bu cümle şu anlama gelmektedir: Cephane nöbetçisinin silâhı elinden alındı ve cephane nöbetçisinin silâhı soyuldu. Oysa cümlede anlatılmak istenen bu değildir. Cümle şöyle kurulmuş olmalıydı: "Cephanelik nöbetçisi, silâhı elinden alınarak soyuldu".

Besim Atalay'ın Öztürkçe Kur'an çevirisindeki anlaşılmayan bazı kelimeler düzeltilerek yeniden basılmış.

Yeniden basılan nedir? Yazıya göre 'anlaşılmayan bazı kelimeler'. Oysa yazar böyle demek istemiyor. "Kur'an çevirisi yeniden basılmış" demek istiyor. Cümlenin öznesi "Kur'an çevirisi" olduğu halde bu yazıda "bazı kelimeler"miş gibi görünüyor. Cümle şöyle olmalıydı: "Besim Atalay'ın öz Türkçe Kur'an çevirisi-anlaşılmayan bazı kelimeler düzeltilerek-yeniden basılmış."

Belediye tarafından inşa edilmekte olan dokuz katlı mağazanın inşaatı ekim ayında bitecek ve faaliyete geçecektir.

Cümleye göre faaliyete geçecek olan dokuz katlı mağazanın inşaatıdır. İnşaat faaliyete geçemez. Faaliyete geçecek olan "mağaza"dır. Burada ikinci yüklemin öznesi olan mağaza belirtilmemiştir. Cümle şöyle olmalıydı: "Belediye tarafından inşa edilmekte olan dokuz katlı mağazanın inşaatı ekim ayında bitecek ve mağaza faaliyete geçecektir".

1.2. Tümleç yanlışları

Türkçede görülen tümleç yanlışları başka başka tümleçler alması gereken birden çok yüklemin birbirine bağlanması ancak bunlardan birinin tümleç almasıyla gerçekleşiyor. Bu tümleç, öteki yüklemlere uygun düşmüyor, onlar ayrı ayrı tümleç istiyor.

Buna ancak okurlar karar verir, uygular.

"Buna" tümleci "karar verir" yüklemi için doğrudur ama "uygular" yüklemi için doğru değildir. Zira "buna uygular" denilemez. Her iki eylemin de "buna" tümlecine bağlanması yanlıştır.

Kendisini tebrik ve sanat namına teşekkür ederim.

"Kendisini" tümleci hem tebrik hem de teşekkür için kullanılmıştır. Kendisini tebrik ederim denilir ancak kendisini teşekkür ederim denilemez. Cümle herhalde şöyle olmalıydı: Kendisine tebrik ve teşekkürlerimi sunarım.

Sanır mı ki bu sözleri millet dinler ve inanır?

"Bu sözleri millet dinler ve bu sözleri millet inanır" denilmiş oluyor. Doğrusu şöyledir: "Sanır mı ki millet bu sözleri dinler ve onlara inanır?"

Bu güçlüklere nasıl göğüs gerdi, nasıl başa çıktı?

"Güçlüklere" tümleci birinci yüklem için doğrudur ancak ikincisi için değil. "Güçlüklere nasıl başa çıktı" denilemez.

Olup bitenlere bu gözle bakmak, böyle değerlendirmek gerekir.

"Olup bitenlere" tümleci, hem "bu gözle bakmak" hem de "böyle değerlendirmek" için kullanılmış. Birincisi için doğru ancak ikincisi için doğru değil.

1.3. Yüklem yanlışları

Yüklem yanlışları iki çeşittir: 1. Cümlede ya bir eylem ya da yardımcı eylem eksikliği vardır. 2. Cümlelerin yüklemleri arasında bir uyumsuzluk vardır.

Koyun eti, tam sağlıklı ve yaşlı olmayan kimselerce yenmelidir.

"Tam sağlıklı ve yaşlı olmayan" sözünden "tam sağlıklı olmayan ve yaşlı olmayan" anlaşılır. Oysa söylenmek istenen bu değildir. "Tam sağlıklı olan ve yaşlı olmayan" denmek isteniyor. "Olan" sözcüğünün eksikliği yanlış bir anlam ortaya çıkarıyor.

İçkiyi az, sigarayı da hiç içmem.

Bu söz "içkiyi az içmem; sigarayı da hiç içmem" anlamını taşıyor. Halbuki söylenmek istenen içkiyi az içerim, sigarayı da hiç içmemdir. "Az" kelimesinden sonra "içmem" eyleminin bulunmaması cümleye yanlış bir anlam kazandırmıştır.

Bu dergiyi filanca kişiler hazırlamış, filanca kişilerden kurulu özel bir komisyonca incelenmiştir.

Birbirine bağlı iki cümleden birinin eylemi etken ötekinin eylemi edilgen olamaz. "Bu kitabı filanca kişiler hazırlamış" denildikten sonra, "filanca kişilerden kurulu bir komisyon incelemiştir" denilmesi gerekirdi.

Bunu düşündüğüm zaman Türkçe'yi bilenlerin nasıl şimdiye kadar kahırlarından ölmediklerine hayret olunur.

Cümle, öznenin etken bir eyleme bağlanmasıyla başlıyor, edilgen bir eylemle bitiyor. Başlangıca göre yüklemin "hayret ediyorum" olması gerekirdi.

Dışarı işleriyle ben, evdeki işlerle karım meşgul olur.

"Meşgul olur" yükleminin öznesi "karım"dır. Ancak "ben" öznesinin yüklemi de "meşgul olur" şeklinde söylenmiş. "Ben meşgul olur" biçiminde söylenmiş oluyor. Burada "ben"den sonra "meşgul olurum" yükleminin olması gerekirdi. Cümle şöyle olmalıydı: Dışarı işleriyle ben meşgul olurum, evdeki işlerle karım meşgul olur.

Bu örneklerin yanında çokça duyduğumuz bazı örnekler vardır:
"Bu program kaçmaz" ibaresi yanlıştır. Doğrusu "Bu program kaçırılmaz" olmalıdır. "En çok satan kitap" ibaresi de yanlıştır. "En çok satılan kitap" doğru bir kullanımdır.

1.4. Tamlama yanlışları

Dilimizde sayı çokluğu gösteren sıfatlarla yapılmış sıfat tamlamalarında tamlanan çokluk değil teklik olur:

Bunların hepsi 24 saatlik ömrü olan birer cılız eserlerdir.

"Birer" sözcüğü üleştirme sıfatıdır. Hepsi birer sözünden bir tümün birlere ayrılmış olarak düşünüldüğü anlamı çıkar. Buna göre "birer cılız" her biri bir cılız demektir. Tamlayan "bir" olduğuna göre tamlanan çoğul olamaz. Öyleyse "birer cılız eserler" yanlıştır; "birer cılız eser" denilmelidir.

Bizde Tanzimat'tan bu yana iki türlü düşünürler vardır.

"İki türlü düşünür" denmesi gerekirdi.

Türkiye'de ilkokul 2 ve 3. sınıflarda okutulan yirminin üzerinde değişik yazarların yazdığı Sosyal Bilgiler Kitapları mevcuttur.

"Yirminin üzerinde yazar" denilmelidir.

1.5. Birbiriyle karıştırılan sözcükler

öğretim-öğrenim

Selçuk, o yıl Vefa Lisesi'nde öğretim görüyordu.

Kurtuluş Savaşı nedeniyle kesintiye uğrayan ilköğretimini 1923'te tamamlamış, ortaöğretim için İstanbul Erkek Lisesi'ne yatılı olarak girmiştir.

"Öğretim", bilgi vermedir; bilgilendirme, ders vermedir. Osmanlıcası "tedris"tir. "Öğrenim", bilgi edinme, ders almadır. Osmanlıcası "tahsil"dir. O halde yukarıdaki örneklerde kullanılması gereken kelime, "öğretim" değil "öğrenim"dir.

yayın-yayım

Kıbrıs olayları ile ilgili olarak aşağıdaki tebliğin yayın ve ilânına karar verilmiştir.

"Yayın", gazete, kitap, radyo gibi araçlarla yayılan haberler, bilgilerdir. Osmanlıcada buna "neşriyat" denilir ve yukarıdaki sözler "…tebliğin neşriyat ve ilânına…" biçiminde söylenmezdi; burada "neşir" sözcüğü kullanılırdı. "Yayma işi" anlamına gelen "neşir"in Türkçesi "yayım"dır. Onun için "…tebliğin yayım ve ilânına…" denilmesi gerekirdi. Ancak, "yayımlanmasına" sözcüğü kullanılsaydı "yayım ve ilânına" demeye de gerek kalmazdı.

"Neşretmek" sözünün karşılığı "yayımlamak"tır. Bunun yerine "yayınlamak" kullanılmamalıdır.

kışkırtan-özendiren

Okul yapımları azalmıştı… Vatandaşın okul yaptırmasını kışkırtan davranışlarla sosyal devlet düşüncesi nasıl bağdaşabilirdi?

"Kışkırtmak", bir kişiyi kötü bir şey yapmaya itmektir. Osmanlıcada bu anlam için "tahrik" sözcüğü kullanılırdı. Okul yaptırmanın olumsuz bir anlamı olmadığına göre burada "kışkırtan" sözünü kullanmak yanlıştır. Burada kullanılmak istenen sözcük "teşvik"tir. Ancak bu sözün karşılığı "kışkırtmak" diye düşünülmüş ve böyle bir hataya düşülmüştür. Burada "özendirme" kelimesinin kullanılması gerekirdi.

tevkif-mevkuf

Bir ay tevkif kaldıktan sonra…

"Tevkif", tutuklamadır. "Tutuklama kaldıktan sonra" denilemez. "Tutuklu kaldıktan sonra" denilmek istenmiştir. Bu sebeple "tevkif" sözcüğünün yerine "mevkuf" kullanılması gerekirdi.

tebaasına-tabiiyetine

Amerika'da bulunan caz sanatçısı bir Türk, Amerikan tebaasına geçerek orada yerleşmiş…

Bir Japon, İçişleri Bakanlığı'na müracaat etmiş ve Türk tebaasına alınmasını istemiş.

"Tebaa" uyruk demektir. Amerikan uyruğuna geçme, Türk uyruğuna alınma denilemez. Amerikan uyrukluğuna geçme, Türk uyrukluğuna alınma denilir. Uyrukluk'un Arapçası "tabiiyyet"tir. Yukarıdaki örneklerde tebaasına sözcüğünün yerine tabiiyetine kullanılması gerekirdi.

istihbarat alma-haber alma

Böyle bir istihbarat mı alındı. Kolayı var: Bütün birlik komutanları firar olayları üzerinde ısrarla dururlar.

"İstihbar" haber alma, "istihbarat" alınan haberler demektir. Bundan dolayı "istihbarat mı alındı" demek yanlıştır. Doğrusu "haber mi alındı"dır.

portre-porte

Hayali ihracat yoluna gidilmiştir, ama bizim tespitlerimize göre bu olayın malî portresi çok geniş değil.

"Portre", Fransızca bir sözcüktür ve bir kimsenin yağlı boya, fotoğraf vb. bir yolla yapılmış resmi; bir kimsenin, bir şeyin sözlü veya yazılı tasviri anlamına gelir. Yukarıdaki örnekte böyle bir anlam yoktur. Esas kullanılmak istenen yine Fransızca bir sözcük olan "porte" sözcüğüdür. Anlamı bir işin genişlik ve önem derecesidir.

sükût-sukut

Doğu kültürüyle eğitilmiş seçkin aydınlar için ne büyük hayal sükûtu!

Arapça kökenli bir sözcük olan sükût, susma, konuşmama, söz söylememe, sessizlik anlamına gelir:

Yukarıdaki örnekte kullanılan hayal sükûtu tamlaması Osmanlıca sukut-ı hayal tamlamasının Türkçeye çevrilmiş şekli gibi düşünülerek kullanılmış ancak hata yapılmıştır. Çünkü Osmanlıcada kullanılan bu tamlamadaki ilk sözcük sükût değil sukut sözüdür. Arapça kaynaklı olan bu sözcük, düşme anlamına gelir ve kalın olarak söylenir:

Bu davanın sukutunu talep ederim.

Cümledeki hayal sükûtu sözünün doğrusu "hayal sukutu"dur. Bu tamlamanın yerine "hayal kırıklığı" kullanılsaydı böyle bir hataya düşülmemiş olurdu.

mahsur-mahzur

Japonya'nın kuzeyindeki Hakkaido adasındaki bir kömür madeninde grizu patlamasında 6 maden işçisi öldü, 56'sı da yer altında mahzur kaldı.

Bakan, "ikinci dilleri İngilizce olan Pakistanlıların Türkiye'de İngilizce öğretmeni olarak görev yapmasını nasıl karşılıyorsunuz?" şeklindeki soruya "bir mahsuru olduğu kanaatinde değilim" karşılığını verdi.

Mahzur, sakınca, engel anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür. Yine Arapça kaynaklı bir sözcük olan mahsur ise kuşatılmış, sarılmış, çevrilmiş anlamlarına gelir. Yukarıdaki örneklerden birincisinde "mahsur" denilmesi gerekirken "mahzur" denmiş. İkinci örnekte ise "mahzur" kullanılacak yerde "mahsur" kullanılmış.

mahiyet-maiyet

Sizin mahiyetiniz olarak bizler korkak kişileriz.

Mahiyet, nitelik, vasıf anlamına gelen Arapça kaynaklı bir sözcüktür. Yukarıdaki cümlede ise böyle bir anlam söz konusu olamaz. Burada kullanılması gereken sözcük "maiyet" olmalıdır:
Maiyet (<Ar.maiyyet): Üst görevlinin yanında bulunan kimseler.

1.6. Yanlış anlamla kullanılan sözcükler

mahkûm

Ortadoğu'nun anahtarı durumundaki Anadolu yarımadasının sahibi olan Türkiye, en kısa sürede sanayileşme aşamasını tamamlamaya mahkûmdur.

Arapça kaynaklı bir sözcük olan "mahkûm", Türkçede, "istenmeyen bir şey yapmak zorunda bırakılmış kişi" anlamında kullanılır. Yukarıdaki cümlede ise istenmeyen bir şey yapmak söz konusu değildir.

Burada kullanılması gereken sözcük, herhangi bir konuda yükümlü anlamına gelen "mecbur" sözcüğüdür.

savunmak

Kişi başına düşen yıllık gelire göre, ülkenin geri kalmışlığını savundu.

Güvenilir çevreler hükûmetin uzun ömürlü olmayacağını savunmuşlardır.

 

 

 

 

 

 

 

"İddia etmek" yerine kullanıldığı anlaşılan bu iki örnekteki "savunma" yerine "ileri sürme" veya "öne sürme" kullanılmalıydı. Çünkü "savunma" Osmanlıcadaki "müdafaa" karşılığıdır; bir saldırıya ya da düşünceye karşı olan davranıştır. Böyle bir durum yokken söylenen sözlere "savunma" denemez.

dışında

Toplantıya Başbakanın dışında Devlet Bakanı, Millî Savunma Bakanı ve İçişleri Bakanı katıldı. Başbakan şunları söyledi…
Toplantıya Başbakanın dışında şu kişiler katıldı sözü toplantıya başbakanın katılmadığı anlamını veriyor. Halbuki son cümleden toplantıya başbakanın katıldığı anlaşılıyor. O halde 'başbakanın dışında' sözü yanlıştır. 'Başbakandan başka' ya da 'Başbakanla birlikte' denilmesi gerekirdi.

büyümüş

Çocuğun saçları bir hayli büyümüş bulunuyor.

Saç için 'büyümüş' değil uzamış sözcüğünün kullanılması gerekir.

senesinde

7 Nisan 1970 senesinde doğdu.

1970 senesinde doğdu denilseydi bu cümlede bir yanlıştan söz edilemezdi. Ancak 7 Nisanla birlikte söylenince tarih gün olarak belirtilmiş oluyor. Bu sebeple 7 Nisan 1970 senesinde değil, 7 Nisan 1970 günü veya 7 Nisan 1970 tarihinde demek gerekirdi.

artı

söylene sözlerin devamını belirtmek için kullanılan "artı" sözcüğü bir matematik terimidir. "Kitabı okudum artı özetini çıkardım" ibaresi yanlıştır.

hizmete açılmak

Atatürk büstü törenle hizmete açıldı.

'Hizmete açılmak', bir hizmet vermeye, bir iş görmeye başlamak anlamını taşır. Atatürk büstü, otel, fabrika, banka gibi iş görmeye, hizmet vermeye başlayan bir kuruluş değildir. O, 'ancak ziyarete açılır'.

1.7. Gereksiz sözcükler

Aynı anlama gelen sözcüklerin aynı cümlede kullanılması ya da görevi olmayan bir sözcüğün kullanılması yazıda anlatım gücünü azalttığı gibi cümleyi de gereksiz yere uzatır.

mevcut

Çoğunda düşünmek ve meseleleri tarafsız olarak ele almak kabiliyet ve vasfı mevcut bulunmamaktadır.

Bu örnekteki mevcut sözcüğü gereksizdir. Cümleden çıkartıldığında bir eksiklik olmaz. Burada 'bulunmamaktadır' demek yeterlidir.

Asya'daki mevcut siyasî ve ekonomik güçler meseleyi çözemeyecek durumdadır.

Asya'daki sözcüğünde bulunan +ki eki mevcut anlamını taşıdığından mevcut sözcüğünün kullanılmasına gerek yoktur.

karşılıklı

Karşılıklı mektuplaşmalar olayı daha da büyüttü.

'Mektuplaşmalar' sözcüğü işteşlik yani karşılıklı yapılma anlamı taşıdığından ayrıca karşılıklı sözcüğünü kullanmaya gerek yoktur.

yazılı basın

Türkiye'de ve yurt dışında yazılı basının radyo-televizyon yayıncılığının, yazarlığının en seçkin örneklerini verirken meslektaşlarının kalbinde de taht kurmasını bildi.

'Basın' sözcüğü, 'yazılı yayın' olduğu için tek başına yazılı kavramını da içerir. 'Sözlü basın' olmadığından yazılı basın diye bir şey söz konusu olamaz. Yazılı basın sözündeki yazılı sözcüğü gereksizdir.

adet

İki yüz adet masa satın alınacaktır.

Bakanlığımız merkezinde açık 50 memur kadrosundan 30 adedine liseyi, 20 adedine ortaokulu bitirenler arasından atama yapılacaktır.

Çoğu kez gereksiz olarak kullanılan sözcüklerden birisi de adet sözcüğüdür. Tane demek olan 'adet'i burada kullanmak gereksizdir. 'Yüz karyola' ve '30'una liseyi, 20'sine ortaokulu' demek yeterli olur.

1.8. Gereksiz yardımcı eylemler

umut etmek

Biz, içinde bulunduğumuz durumdan bir an önce kurtulmayı umut ediyoruz.

Her zamankinden daha çok bir ve beraber olmak gerçeğinin iyice anlaşılmış olduğunu umut etmek istiyorum.

Dilemek başka, dileğin gerçekleşebileceğini umut etmek de başkadır.

'Umut' Türkçe bir sözcüktür. Farsçada aynı anlamı taşıyan bir 'ümit' sözcüğü vardır.

ümit: (<Far.umîd) Umma, beklenti, umut: "Hastahanede ilk günü ve ilk gecesi bu ümit ve intizar ile geçti".

Farsça 'ümit' sözcüğü 'etmek' yardımcı fiiliyle 'ümit etmek' biçiminde kullanılır. Yukarıdaki örneklerde 'ümit' sözcüğünün Türkçe karşılığı olan 'umut' kullanılıyor ancak bunun arkasından bir de yardımcı eylem getirerek 'umut etmek' deniyor. 'Umut etmek' yerine kullanılması gereken sözcük 'ummak'tır.

başvuru yapmak

Öğrenciler sınav için başvuru yapıyor.

'Yapıyor' eylemi gereksiz yere kullanılmıştır. Doğrusu 'başvuruyor'dur.

istek alan

Şimdi sizlere pek çok istek alan bir parçayı dinleteceğiz.

Türkçede 'istek almak' biçiminde bir kuruluş yoktur. 'Çok istenilen', 'çalınması çok istenen', 'birçok dinleyicinin isteği' gibi ibareler kullanılabilir.

etki etmek

Kocaman fabrikalar yapılırken ekonomiye nasıl etki edeceğini kimse araştırmıyor.

Burada 'etki edeceğini' demek gereksizdir. 'Ekonomiyi nasıl etkileyeceğini' demek doğru olurdu.

1.9. Yanlış yerde bulunan sözcükler

Sözcüklerin cümle içerisinde yanlış yerde bulunması cümleyi anlaşılmaz kıldığı gibi cümlenin yanlış anlamda yorumlanmasına da yol açar. Sözcükler cümleye öyle bir yerleştirilmelidir ki her sözcük bulunabileceği en uygun yerde bulunsun. Sık sık yapılan bu yanlışlar aşağıdaki örneklerde görülecektir:

Japon Başbakanı bir hafta içinde petrol üreten dört Orta Doğu ülkesini ziyaret edecek.
Cümlenin yanlış kullanılması yüzünden ilk cümlede, dört Orta Doğu ülkesi, bir hafta içinde petrol üretecekmiş gibi bir anlam ortaya çıkıyor.
Bu cümlenin doğrusu şöyle olmalıdır: Japon başbakanı, petrol üreten dört Orta Doğu ülkesini bir hafta içinde ziyaret edecektir.

Geçenlerde dünyaya getirdiği yavrularından ikisini yiyen Sofya Loren'in çoban köpeğinin bu davranışının nedeni olarak…

Burada Sofya Loren, dünyaya getirdiği yavrulardan ikisini yemiş gibi bir anlam çıkıyor. Bu anlamı ortadan kaldırmak için yapılması gereken 'yiyen' kelimesinden sonra bir virgül koymaktır. Diğer taraftan cümlenin şu şekli anlamı daha iyi ifade eder:

Sofya Loren'in çoban köpeği geçenlerde dünyaya getirdiği yavrularından ikisini yemiştir. Bu davranışın nedeni olarak…

İzinsiz inşaata girilmez.

Bu cümlenin inşaata izinsiz girilmez şeklinde olması gerekirdi.

Yeni durağa gelmiştim.

Yeni olan 'durak' değil 'gelme' eylemidir. Durağa yeni gelmiştim denilmesi gerekiyordu.

Cesetler çok denizde kaldıkları için şişmiş.

Çok sözcüğü burada bulunmamalıdır. Cesetler denizde çok kaldıkları için denilmeliydi.

1.10. Tekrarlar

elverişli ve müsait

Dilimiz yeni kelime türetilmesine son derece elverişli ve müsaittir.
Elverişli sözcüğü, Arapça olan müsait sözcüğünün Türkçesidir. Elverişli denildikten sonra müsait denilmesine gerek yoktur.

tahliye-salıverilme

Geçtiğimiz aylarda tutuklu sanıklardan Ahmet, tahliye edilerek salıverilmişti.

Tutuklunun salıverilmesinin diğer bir karşılığı 'tahliye'dir. İkisini bir arada kullanmanın gereği yoktur.

merhamet-acıma

Çocuk kitapları, insanlara sevgiyi, merhameti ve acımayı öğretmelidir.

'Merhamet', 'acıma' kelimesinin Arapça kökenli karşılığıdır. İki kelimeyi bir arada kullanmak yersizdir.

1.11. Çeviri kokan sözcükler

başvuruda bulunmak

Öğrenciler dekanlığa başvuruda bulunmaları…

Osmanlıcadaki "müracaatta bulunma" bu örneklerde "başvuruda bulunma" olmuştur. Bunun Türkçesi "başvurmaları"dır.

kuşku etmek

Ondan kuşku ettiğimi sakladım.

Buradaki "kuşku ettiğimi", "şüphe ettiğimi" sözünden hareketle söylenmiş bir söz. Bu sözün karşılığı "kuşkulandığımı"dır.

yıllar var ki

On yıl var ayrıyım Kına Dağı'ndan…
Yıllar var ki görüşmüyorduk.
On yıl var olay olalı.

Buradaki "on yıl var" ibaresi Fransızcadaki "il ya beaucoup d'années" sözünün çevirisidir. Türkçede böyle bir söyleyiş yoktur. Sözün doğrusu "on yıldır", "on yıldan beri" şekillerinde olmalıdır.

teessüre gömmek

Bu ölüm bütün aileyi teessüre gömmüştür.

Burada Osmanlıcadaki "gark etmiştir" sözüne benzeterek bu söz kullanılmıştır. "Teessüre gömmüştür" veya "Teessüre boğmuştur" gibi ibareler yanlıştır. Sözün doğru karşılığı "üzüntü içinde bırakmıştır" olmalıdır.

Bu tür yanlışlıklar Türkçe'de çok fazla yapılmaktadır. Banyo almak, kahvaltı almak, içki almak yerine banyo yapmak, kahvaltı etmek, içki içmek kullanılmalıdır.

Hata yapmak, hata etmek; fedakârlık yapmak, fedakârlıkta bulunmak; katkı yapmak, katkıda bulunmak; park yapmak, park etmek; yemek yapmak, yemek pişirmek olmalıdır.

1.12. Atasözü ve deyimlerin kullanımında yapılan hatalar

1.12.1. Atasözlerinin kullanımında yapılan hatalar

Adam kıtlığında keçiye Abdurrahman Çelebi derler.

Bu sözün doğrusu şudur: "Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler".
Çeşmeye gidenin testisi kırılır.

Doğrusu: "Su testisi su yolunda kırılır".

Kesesine güvenen borazancı başı olur.

"Nefesine güvenen borazancı başı olur" olmalıdır.

Bir tilkinin derisi iki defa soyulmaz.

Doğrusu: "Bir koyundan iki post çıkmaz.

Boruda peşrev olmaz; ne çıkarsa bahtına.

Doğrusu: "Zurnada peşrev olmaz; ne çıkarsa bahtına".

1.12.2. Deyimlerin kullanımında yapılan hatalar

Suyu devirmiş kediye döndü.

Doğrusu: "Süt dökmüş kediye döndü".

Eski çamlar bardak oldu.

Bu deyimdeki "çam" sözcüğü "cam" olacaktır. Bu sözcük Farsça câm "kadeh" anlamındaki sözcüktür. Deyimin doğrusu şöyle olmalıdır: "Eski camlar bardak oldu".

Şimdi yan oturup doğru konuşalım.

Doğrusu: "Eğri oturup, doğru konuşalım".

Arkadaşları İstanbul'da bile bozuk görmemişlerdi onu. Yüzünden dökülen bin parçaydı sanki.

Doğrusu: "Yüzünden düşen yüz parça".
Deveyi hamuduyla yutmak.

Bu deyimin doğrusu "deveyi havuduyla yutmak"tır. Havut sözcüğü Farsça hâvut yani "deve semeri" anlamına gelen sözcüktür.

Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal

"Çehre çatmak" diye bir deyimimiz yoktur; "kaş çatmak" vardır.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Birbirinden ayrılanlar "mendil sallarlar", "el sallarlar" ancak "kol" sallamazlar. Türkçede "kol sallamak" yoktur.

Yediden yetmiş yediye herkes yola çıktı.

Bu deyim, "yediden yetmişe"dir.

1.13. "ESKİ" Nerede Olmalı?

Türkçenin en önemli yapı özelliklerinden biri de "tamlayanın tamlanandan önce gelmesi"dir. Diğer bir ifadeyle Türkçede asıl vurgulanmak istenen unsur tamlanan unsurdur ve daima sonda bulunur; tıpkı fiilin cümlenin sonunda bulunması gibi: Şakir, yavaşça kitabı eline aldı. Burada vurgulanmak istenen düşünce, Şakir'in kitabı eline almasıdır. 'Tamlanan sonda tamlayan ondan öncedir'.

Gelelim bu kuralın tamlamalarda uygulanmasına.

"Kırmızı ev" bir sıfat tamlamasıdır. Burada tamlayan 'kırmızı', tamlanan 'ev'dir. Peki, bu evin aynı zamanda eski olduğunu belirtmek istersek nasıl söyleriz? 'Eski kırmızı ev'. Bu tamlama kırmızı evin eski olduğunu ifade ediyor.

Bir örnek daha. "Su şişesi". Bu şişe plâstikse onun plâstik olduğunu nasıl söyleyeceğiz? 'Plâstik su şişesi' diyeceğiz. Bu tamlamalarda eski olan sadece ev değil 'kırmızı ev'dir; plâstik olan herhangi bir 'şişe' değil 'su şişesi'dir.

"Sağlık bakanı" bir tamlamadır. Biz sağlık bakanının uzun boylu olduğunu veya güzel konuştuğunu söyleyeceğiz. Nasıl söyleriz?

"Sağlık uzun boylu bakanı"

"Sağlık güzel konuşan bakanı"

Tabiî ki hayır!

"Uzun boylu sağlık bakanı"

"Güzel konuşan sağlık bakanı"

Burada da uzun boylu olan ve güzel konuşan sadece bakan değil 'sağlık bakanı'dır.

Bu sağlık bakanı görevden ayrılıyor ve bir konuşma yapıyor. Biz de onun söylediklerini bir başkasına aktaracağız. Nasıl söyleriz?

"Eski sağlık bakanı dedi ki…"

Buradaki sağlık bakanı, Türkçe dilbilgisinde, "Belirtisiz İsim Tamlaması" olarak tanımlanır. Bakanı sözcüğünün sonundaki ı, iyelik ekidir. Sağlık ve bakan sözcüklerini bir araya getiren ve onları tamlama olarak kalıplaştıran unsurdur.

Sağlık bakanı belirtisiz isim tamlaması olarak yeni bir kavramın karşılığıdır ve bu iki sözcük arasına başka bir sözcük giremez. "Eski sağlık bakanı" tamlamasındaki 'eski' sözcüğü 'sağlık bakanı' tamlamasının tamlayan unsurudur ve sadece sağlık sözcüğünü nitelemez bakan sözcüğünü de niteler.
Kural şudur: Tamlayan her zaman tamlanandan önce gelir; 'eski', tamlayan, 'sağlık bakanı' tamlanan unsurdur.
O hâlde,

'İstanbul Eski Valisi' yanlış, 'Eski İstanbul Valisi' doğrudur.

'Genelkurmay Eski Başkanı' yanlış, 'Eski Genelkurmay Başkanı' doğrudur.

2. DOĞRU BİR CÜMLENİN ÖZELLİKLERİ

Cümle, duygu, düşünce, hareket ve olayları anlatan kelimelere ve kelime gruplarına denir. Bir kelime ile cümle kurabiliriz. Bu, dilbilgisi yönünden doğrudur. "Geldim", "Okuyorum", bir cümledir.
Diğer taraftan hayat karmaşıktır; tek kelimelik cümleler bu karmaşıklığı ifade edemez. Nereden geldin, neyi okuyorsun gibi sorular sorulur. Geldim ve okuyorum demekle duygular tam ifade edilmiş olmaz.

Dün İstanbul'dan geldim.
Dün İstanbul'dan otobüsle geldim.
Dün İstanbul'dan otobüsle öğleden sonra geldim.

Yukarıdaki cümleler maksadı tam olarak ifade edebilir.

Yazılı anlatımda tam bir cümle kurmak gerekir. Ancak bir cümlede gereksiz kelimeler, okumayı ve anlamayı güçleştirir. Bir cümlenin doğru, tam, açık, akıcı ve etkileyici olması gerekir.

2.1. Cümlede Dilbilgisi Bakımından Doğruluk

Doğru bir cümlenin ilk belirleyici özelliği dilbilgisi kurallarına uygunluktur. Bu uygunluk, cümlenin öğeleri arasında tam bir uyumun bulunmasıyla, sözcüklerin yerli yerinde kullanılmasıyla sağlanır.

Bir dilin cümle yapısı yüzyıllar içerisinde oluşur. Her dilin bir cümle yapısı vardır. Türkçenin cümle yapısı

Özne+tümleç+yüklem

sırasına dayanır. Yüklem sonda bulunur. Şiirde veya özel durumlarda sıralama değişebilir:

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Türkçede olan veya yapan şeyi anlatan özne başta bulunur. Özne yalın halde olabileceği gibi çekimli de olur. Özne isimdir veya isim cinsinden bir kelimedir.

Özne ve yüklem arasında zaman, teklik-çokluk bakımından bir uyum olmalıdır:

Ali, Fransa'ya gitti.

Özne, belirgin olmaz veya halk, millet gibi bir topluluk adı olursa o zaman yüklemin teklik olması gerekir.

Sesler pencerenizin önünde durur.

Türk Milleti yaşıyor.

Bütün şehir halkı, Koca Ali gibi mahir bir ustanın kolu kesileceğine acıdı.

Birinci cümlenin öznesi "sesler"dir, fakat belirgin değildir. Bunun için özne çokluk, yüklem tekliktir. İkinci cümlenin öznesi "Türk Milleti", bir topluluk adıdır, yüklemi tekliktir. Aynı durum üçüncü cümle için de geçerlidir.

Herkes, bazı gibi zamir olan öznelerin fiillerinin de teklik olması gerekir:

Herkes, bu şiiri okumak ister.

Bazıları, romanı diğer türlerden daha çok sever.

Türkçe cümlelerde özneyle ilgili yanlışlıklar yapılmaktadır. Ya cümlenin öznesi bulunmamakta ya da özne olmayacak bir sözcüğün özne gibi kullanılması söz konusu olmaktadır.

Zamanla paslanmış vidaların sökülmesi için birkaç damla petrol akıtıp pasların ve vidanın kolayca sökülmesine yardım edecektir.


Bu cümlenin öznesi yoktur. Cümlenin doğru olabilmesi için "akıtıp" sözcüğü "akıtmak" diye düzeltilmelidir.

Dili yasalar değil, politikacılar değil ulus yapar. Zaman içinde oluşur, arınır, durulur.

Zaman içinde oluşan, arınan, durulan nedir? Dil. Özne olarak söylenmesi gereken bu dil, söylenmemiş. İkinci cümlenin ve onu izleyen eylemlerin öznesi yok.

Yüklem, cümlenin sonunda bulunur. Yüklem çekimli olmalı ve anlatılmak isteneni üzerinde toplamalıdır. Cümlede yüklem geçişli olursa nesne alır. Nesne yalın veya -i halinde bulunur:

Adam, kitabı okuyordu.

Benim için bir davetiye gönderdi.

Olayın meydana geldiği yer ve yön için isme -e, -de, -den eklerinden biri getirilir. Cümlede bunları karıştırmamak önemlidir:

Acemi kaptan gemiyi karaya oturtmuş.
.
Ailede herkes ona itaate mecburdur.

Yollardan ne vakit insanlar geldi.

Türkçede yüklemle ilgili bazı yanlışlıklar yapılmaktadır. Cümlelerde ya bir eylem ya da yardımcı eylem eksikliği vardır. Bunun yanında birbirine bağlı cümlelerin yüklemleri arasında uyumsuzluk da göze çarpar. Bütün bunlar cümlenin dilbilgisi bakımından yanlış olmasına yol açmaktadır. Aşağıdaki cümlelerde bu tür yanlışlıklar görülmektedir:

İçkiyi az, sigarayı da hiç içmem.

Fikirlerinde ısrarlı, ama inatçı değildi.
Birinci cümle "içkiyi az içmem, sigarayı da hiç içmem" anlamını taşımaktadır. Oysa yazarın anlatmak istediği bu değildir. "İçkiyi az içerim, sigarayı da hiç içmem" demek isteyen yazar, cümleyi dilbilgisi kurallarına uygun kurmadığı için başka bir düşünce ifade etmiştir. İkinci cümlede de aynı yanlışlık yapılmıştır. "Değildi" yüklemi hem inatçıyı hem de ısrarlıyı kapsadığından anlatılmak istenen anlamdan bambaşka bir anlam ortaya çıkarmıştır. "Fikirlerinde ısrarlı değildi" anlatılmak istenen düşüncenin zıddıdır.

Bu örnekler bize cümlede yardımcı eylem eksikliği yüzünden ortaya çıkan anlam hatalarının neler olabileceğini açık olarak gösterir.

Diğer yüklem hatalarından bir bölümü de birbirine bağlı cümlelerdeki yüklemler arasındaki uyumsuzluğu içerir.

Ahmet, sık sık bana gelir, görüşürdük.

Bu örnekte gelir eylemi görüşürdük eylemine bağlanarak "bana gelirdik, görüşürdük" denilmiş oluyor. Bu cümlenin dilbilgisi kurallarına uygun olması için "bana gelirdi, görüşürdük" denilmesi gerekirdi.

Cümlenin dilbilgisi kurallarına uygun olması için bu ve benzeri noktaları göz önünde bulundurmak gerekir.

2.2. Cümlede Anlamca Açıklık

Cümlenin dilbilgisi yönünden doğru olması, iyi bir anlatım için yeterli değildir. Anlatılmak istenenin açık ve kolay anlaşılır bir şekilde verilmesi gerekir. Açıklık, anlamın, verilmek istenenin okuyucu tarafından, hitap edilen kişi veya topluluk tarafından kolayca anlaşılmasıdır. Anlatılmak istenen, okuyucunun zihninde canlanabilmelidir.

Bir cümlede bir fikrin ancak belirli bir yönünü anlatmak mümkündür. Fikrin birden fazla yönünü bir cümlede anlatmaya çalışırsak uzun cümleler kurarız. Bu da konumuzu daha anlaşılmaz hale getirir:
Devrimlerle asırlardır özlemini çektiğimiz bir hukuk devletinin kurulacağına, bütün sosyal ve ekonomik kurumların da demokratik esaslara göre düzenleneceğine, bu topraklar üzerinde yaşayan insan olan hepimizin her şeyden önce hak ve onurumuzun demokratik yasalarla korunacağına inanıyor ve bekliyoruz.

Doğru bir cümlenin özelliklerinden bir tanesi de cümlede gereksiz sözcüklerin bulunmamasıdır. Gereksiz sözcüklerden kurtulmanın en iyi yolu, düşünceleri zihnimizde tam olarak oluşturup onları uygun kelimelerle kısaca anlatmaktır. Bunun ölçüsü şudur: Cümleden bir sözcüğü attığımızda cümlenin anlamında bir daralma, anlatım gücünde bir zayıflama olursa o sözcük gerekli; olmuyorsa o sözcük gereksizdir:

Karında biriken ve gün geçtikçe çoğalan asitin mevcudiyeti, hastanın rahatça nefes almasına bile imkân vermiyor ve çok rahatsız ediyordu.

Burada "mevcudiyeti" sözcüğü çıkarıldığında cümlenin anlamında bir daralma ve zayıflama olmuyor. Dolayısıyla "asitin mevcudiyeti" yerine asit demek yeterlidir. "Mevcudiyeti" sözcüğü gereksizdir.

Cümleyi meydana getiren unsurlardan birinin eksikliği, maksadın kolay anlaşılmasını engeller. Cümleyi, yazdıktan sonra tekrar okumalı; niçin, nerede, nasıl, ne zaman gibi soruları, okuyucu yerine kendimiz sormalıyız:

Onun neşesi bir seyyale halinde hepimize yayılır, sarardı.

Burada kullanılan "hepimize" tümleci "yayılır" için doğrudur ama "sarardı" için doğru değildir. Burada "hepimizi sarardı" denilmesi gerekirdi.

Bağlayıcı öğeleri, bağlaçları ve edatları kullanmada titiz davranmalı, gelişigüzel kullanmaktan kaçınmalıyız.

Bağlaçlar ve edatlar, yerli yerinde ve gerektiği zaman kullanılmazsa anlatıma tutukluk, cümleye ağırlık verdiği gibi cümlenin tabiîliğini de engeller:

Kum ve çakıl ve taş ve bunların hazırlanmasını bildirmiştim.

Olmak, etmek, eylemek, kılmak gibi yardımcı fiillerin yerine, canlı fiiller kullanmak gerekir:

Hasta oldu yerine hastalandı.
Umut etmek yerine ummak
Kuşku etmek yerine kuşkulanmak

Kelimelerin mecazlı kullanılması ifadeyi güzelleştirir ve zenginleştirir. Ancak süslü yazmak hevesi, cümlemizi anlaşılmaz hale getirebilir. Düşüncelerimizi olduğunca sade ve basit anlatmaya çalışalım:

Sanat adamı, çalışırken yaptığı işe o kadar dalar ki türkü söylemek şöyle dursun, nefesi kesilir. Bazen uçan sinekten huylanır, bazen yanı başında top patlasa oralı bile olmaz. Türkü söyleyerek resim yapan kişiye Bursa'nın eski han avlularından birinde rastlamıştım. Bir de çırağı vardı yanında. Araba boyuyorlardı. Bildiğimiz yük arabalarıyla, üstü kapalı yaylıları çeşit çeşit nakışlarla donatıyorlardı. Usta, yalnız türkü söylemekle de kalmıyor, bir yandan gayet ince nakışlar çizerken, bir yandan da eşe dosta laf yetiştiriyordu. Ustanın rahatlığına karşılık, çırak tepeden tırnağa dikkat kesilmişti. Sadece dikkat değil bu ya!… Çırağın ağzı, burnu boya içindeydi. Çırağın on misli iş çıkaran ustanın parmaklarında bile boyadan eser yoktu. Ara sıra çırakla şakalaşıyor; çırak sadece gülüyor, gözünü fırçanın ucundan kıl kadar ayırmamağa çalışıyordu.
Bedri Rahmi Eyüboğlu

Peşpeşe gelen cümleler, şekil, zaman, özne yönünden birbirine uygun bulunmalıdır. Fikirler birbirine uymalı, birbirini tamamlamalı ve belirli bir sıra takip etmelidir:
Bu istek hiç şüphesiz yazarın kulağına erişmiş olmalıdır.

"Hiç şüphesiz", kesinlik belirtir. Ancak cümle "erişmiş olmalıdır"la bitiyor. Bu da "hiç şüphesiz"le çelişiyor. Burada ihtimal söz konusu ise hiç şüphesiz kullanılmamalı sadece "erişmiş olmalıdır" denilmeliydi. Ya da "cümlenin sonu "erişmiştir" olmalıydı.

2.3. Cümlede Etkileme

Cümlenin dilbilgisi yönünden doğru, anlamın kolayca anlaşılır olmasının yanında, cümlenin güçlü ve etkileyici bir niteliğe sahip bulunması da gerekir.

Etkili ifade, okuyucuda ilgi ve merak uyandıran ve bu merakla kendisini takip ettiren ifadedir. Seçilen kelimelerin çağrışımlı, ahenkli olması gerekir. Kulağa hoş gelmeyen, pek duyulmamış, boş ve anlamsız kelimelerle kurulan cümle pek etkili olmaz. Ahenkli kelimelerden kurulmuş cümlelerin peş peşe gelmesi tesiri artıracaktır:

AY

Bütün gün kırlarda, deniz kenarında dolaştık. Güneş, hayale izin vermeyecek biçimde her şeyi açık ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik.
Ağaçların tozlu yapraklarını, kayalar üzerinde soluyan kertenkeleleri, denizin kirli suları altında cam kırıklarını, paslı tenekeleri, eski pabuç cesetlerini seyretmenin ne kadar çabuk ruha gevşeklik verdiğini denemeyen var mı? Güneşli kırlarda geçen bir gezinti gününden sonra akşamüstü eve ümitsiz ve hüzünlü dönmemenin imkânsız olduğunu tecrübelerimle bilirim. Güneş, bütün gün, insana doğru, fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır. Onun ışığında, eğlenmeye ve mutlu olmaya hiç imkân var mı?
Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı. Karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimiz duyuyorduk. Birden arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk.
Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden çevremizdeki dünyanın bütün görünümleri değişti: Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkebiyle çizdiği belirsiz ve tamamlanmamış bir dünya içindeydik. Artık her şeyi açıklıkla görmek ıstırabından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve hayal etmek imkânının sarhoşluğu vücudumuzu yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu. Çevremizde gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman oluşmuştu. Karşıda yemek yiyen yoksul ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ay ışığı içinde birer süslü hayal olmuşlardı. Denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi kıyının kumları üzerinde ışıktan bir sıvı sallanıp şarkı söylüyordu. Dünyanın güzelliğinden korkmaya başlamamıştık. Zira aydan akan büyünün mutluluğu ile ruhlarımız çatlayacak kadar dolmuştu.

Ahmet Haşim

Benzer seslerin tekrarı ile kelime tekrarını karıştırmamak gerekir. Aynı kelimelerin peş peşe gelen cümlelerde tekrarlanması cümlenin etkileyiciliğini zedeler. Bu tekrar, aynı fikrin dönüp dolaşıp söylenmesi sonucunu doğuracaktır. Böyle bir yazının da etkili olmasından bahsedilemez. Bir sözcüğü aynı cümlede veya birbirini takip eden cümlelerde ikinci defa kullanmamak gerekir.

Yazmaktan amaç, başkalarına bir şeyler anlatmak ve onlar üzerinde etkili olmak, düşüncelerimizi yaymak, kabul ettirmektir:

Türk Milleti!
Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!
Bu anda büyük Türk Milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir.

Atatürk'ün Onuncu Yıl Nutkundan


DİL ÜSTÜNE

Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek, olanaklarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni kelimeler getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirirler; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar. Zamanımızın yazarlarına bakınca herkesin harcı olmadığı anlaşılıyor bu işin. Herkes gibi konuşmayı küçümseyerek cüretli işlere girişiyorlar. Ama hünersizlik ve zevksizlik yüzünden yaya kalıyorlar. Ortaya bir sürü zoraki tuhaflıklar; soğuk, anlamsız yapmacıklıklar çıkarıyorlar, bunlar anlatılmak istenen şeyi yükseltecek yerde alçaltıyor. Yenilik oldu mu bayılıyorlar. İşe yarayıp yaramadığı umurlarında değil. Yeni bir kelime kullanmak isteğiyle eskisini atıyorlar, çok defa da attıkları kelime yenisinden daha kuvvetli, daha diri duruyor.

Dilimizde zengin olanaklar görüyorum; ama onu pek az işlemişiz. Avda ve savaşta kullandığımız kaba dille neler yapılmaz; dilden bol bol kelime alabiliriz. Konuşma dilinin deyimleri otlar gibi yer değiştirdikçe daha gürbüz, daha bereketli oluyor.

Dilimiz zengin olmasına zengin ama, daha fazla kıvraklık ve sağlamlık ister. Çok yerde coşkun bir düşünceyi kaldırmıyor. Sıkı bir yürüyüşe geçtiniz mi, dil gevşeyip kalıyor. O zaman Lâtince'ye yahut Yunanca'ya başvurmak zorunda kalıyorsunuz. Halkın ağzındaki kelimelerin gücünü kolay kolay göremiyoruz. Çünkü orta malı olarak kullanıla kullanıla bu kelimeler ayağa düşmüş, güzellikleri bayağılaşmış. Nice değerli sözler, güzel benzetmeler vardır ki halkın ağzına düştükten sonra zamanla renkleri bulanmış, güzellikleri solmuştur. Ama burunları koku alanlar bu deyimlerin tadına varırlar, onları ilk defa söylemiş olanların değeri de yere düşmekle kaybolmaz.

Montaigne


3. İMLÂ KURALLARI

Bir dilde doğru yazabilmek için dilbilgisi kurallarını bilmek yetmez. Söylenilecek sözü tam ve doğru olarak yazıya aktarmak da gerekir. Bunun için de kelimelerin yalnız anlamlarını değil, söyleyiş ve yazılış biçimlerini de bilmek şarttır. Bu şekilde doğru yazmayı ve okumayı kolaylaştırmak için genel kurallar ve işaretler kullanma zorunluluğu vardır. Bütün bu kurallara 'imlâ kuralları' denir. İmlâ kurallarını öğrenmeye gereken önemi vermek, diline saygılı, medenî insanın başlıca sorumluluğudur.
Türkçedeki bazı önemli imlâ kuralları şunlardır:

Düzeltme İşareti (^)
Düzeltme işaretinin uzatma ve inceltme olmak üzere iki görevi vardır.

1.Yazılışları aynı, anlamları ve okunuşları farklı olan kelimeleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır:

alem (bayrak, işaret), âlem (dünya, kâinat); hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz); aşık (eklem kemiği), âşık (tutkun, sevdalı).

2. Arapça ve Farsçadan dilimize girmiş bazı kelime ve eklerdeki ince g, k, l gibi ünsüzlerin doğru okunması için, bu ünsüzlerden sonra gelen a ve u ünlüleri üzerine konur:

hikâye, ilâç, hilâl.

3.Aitlik bildiren nispet î'sini göstermek için kullanılır: askerî, millî, resmî.

+ki Aitlik Ekinin Yazılışı
Bu ek, kelimeye bitişik yazılır ve ünlü uyumuna uymaz: kışladaki, sabahki, odadaki.
ki Bağlacının Yazılışı
ki bağlacı daima ayrı yazılır: bilmedi ki, yapmadı ki, görmedi ki.
Bu bağlaç, mademki, meğerki, sanki, çünkü gibi sözcüklerde kalıplaşmış olarak bitişik yazılır.
Türkçede aitlik eki olan +ki ile bağlaç olan ki'yi birbirine karıştırmamak gerekir.
da, de Edatının Yazılışı
Türkçede iki türlü da, de vardır. Hâl eki olan +da, +de kendinden önceki kelimeyle bitişik yazılır: kapıda, Ali'de, masada.
Dahi anlamına gelen da, de edatı ise ayrı yazılır ve kendisinden önce gelen kelimenin son ünlüsüne göre büyük ünlü uyumuna uyar:
Ahmet de biliyor.
Kalem ya da kâğıt farketmez.

O da gelecek.
(da, de edatı hiçbir zaman ta, te şeklinde yazılmaz).

-mı, -mi, -mu, -mü Soru Ekinin Yazılışı

Türkçede soru eki daima ayrı yazılır: Bu kitabı beğendiniz mi? Şu askeri gördünüz mü?

Kendisinden sonra gelen ekler mi soru ekine bitişik yazılır: Görmüş müydünüz? Gidiyor musunuz?

Sayıların Yazılışı

Sayıları bildiren her kelime ayrı yazılır: iki yüz yetmiş beş. Ancak para ile ilgili işlemlerde araya başka sayıların girmesini önlemek için hepsi bitişik yazılır: sekizyüzonaltı TL.

Sayılardan sonra herhangi bir ek geldiğinde kesme (') işareti kullanılır:

Sabah 9'da. 14.30'da.

Sıra sayıları yazıyla ve rakamla gösterilebilir. Rakamla gösterilmesi durumunda ya rakamdan sora bir nokta konur veya rakamdan sonra derece gösteren ek yazılır:

3., 5nci.

Büyük ve Küçük Harfler

1.Türkçede her cümle büyük harfle başlar: Selçuk, okumayı çok seviyor. Cümle, rakamla başlıyorsa büyük harf kullanılmaz: 2001 hepinize hayırlı olsun!

2.Şiirlerde her mısraın ilk harfi büyük yazılır:

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

3.Özel ad ve unvan kısaltmaları büyük harfle başlar: PTT, Prof., Yzb.

4.Kişi ad ve soyadları, orman, dağ, ova, akarsu, deniz, okyanus, göl, baraj, körfez, boğaz, geçit, kıt'a, ada, yarımada gibi coğrafya adları; il, ilçe, köy, semt, mahalle, cadde, sokak, meydan gibi yer adları; memleket ve devlet adları büyük harfle başlar:

Burhan Turan, Yeşilırmak, Sapanca Gölü, Marmara Denizi, Atlas Okyanusu, Gökçeada, Keban Barajı, Fransa, Sakarya, Hendek, Fatih, Beyceğiz Mahallesi, Arif Efendi Sokak, Atatürk Bulvarı, Taksim Meydanı, Bursa Ovası.

5.Mağaza, dernek, fabrika ve kurum adları büyük harfle başlar: Sultanahmet Köftecisi, Sakarya Üniversitesi, Vefa Lisesi, Türk Anneler Derneği.

6.Tırnak içinde yazılan sözler bir cümle değerindeyse büyük harfle başlar: Küçük çocuk babasına, "Beni gezmeğe götürecek misiniz?" diye sordu.

 

 

 

                    © JéRéCé UnLimiTéD® 2002